Oyun Sektörünün Parlak Geleceği, İslamofobi ve Bunların Düşündürdükleri

Ülke olarak bilişim alanında küresel çapta faaliyet gösterebildiğimiz alan oldukça kısıtlı. Donanımdan tamamen vazgeçtik, ölçek ekonomisi dinamikleri sebebiyle bu alana girmemiz mümkün görünmüyor. Büyük ölçekli yazılımlarda da küresel çapta faaliyet gösteren firmalar alıp başını gitti, etkin rekabet imkânsız değilse bile ona yakın. Bu alanda kamu tarafından kullanılan ürünlerin milli olarak üretilmesi çabaları haricinde büyük çaplı bir girişim de pek mümkün görünmüyor. Ancak ülkemizin yazılım sektörünün mevcut durumu düşünüldüğünde oyun ve mobil uygulama sektörleri kaldıraç vazifesi görebilecek önemli pazarlar olarak öne çıkıyor. Ancak mesele sadece ekonomik değil. İnsanı etki altına alma potansiyeline sahip olan her alanda olduğu gibi, bu alanın da ciddi bir propaganda malzemesi olarak kullanılması söz konusu. Bu yazımda konuyu farklı boyutlarıyla ele alarak ülke olarak ne tür aksiyonlar alabileceğimize ilişkin bazı önerilerde bulunacağım.

Türkiye’de oyun sektörü yeni bir sektör değil. Ancak yeni teknolojilerin gelişimi ve yaygınlaşmasıyla birlikte ülkemizde bu sektör ciddi bir atılım yaptı. Bazı uluslararası başarılara da imza atıldı. Akıllı telefonların hayatımızın bir parçası olmasıyla birlikte oyun pazarı dünya genelinde ciddi bir şekilde büyüdü. Öyle ki şu an oyun sektörü tek başına film ve müzik sektörlerinin pazarının toplamından daha fazla bir paya sahip. Oyunun ücretsiz sunulması ve ilave özelliklerden para kazanılması gibi yeni iş modelleri ile korsan oyun kullanımı imkânları da daraldı haliyle. Artık oyunların ücretli ve ücretsiz kısımlarını o kadar hassas terazilerle ayarlıyorlar ki, gerçek anlamda zevk almak için para vermeye başlamak gerekiyor, yoksa hevesiniz kursağınızda kalıyor. Dünyanın en güzel yemeğinin önünüzde saatlerce dolaşıp siz onu yiyemeden kaybolması gibi birşey.

Ülkemizde 80 milyon nüfusun yaklaşık 49 milyonu aktif internet kullanıcısı. Dünya genelindeki sıralamalarda bu konuda 18. sıradayız. 30 milyon kişi ise oyun oynuyor. Hatta bu 30 milyon kişinin yüzde 40’ı birden fazla platform üzerinden (örneğin bilgisayar + mobil, mobil + playstation gibi) oyun oynuyor. Bu kesimi de aktif oyuncu olarak nitelendirebiliriz sanırım. Bu ciddi bir pazar olmakla birlikte, oyuna bakış açımız çocuğumuzu oyundan nasıl kurtaracağımıza odaklandığı için (haklı olarak) oyun oynamadan duramıyoruz, ancak oyunu öncelikli ihtiyaç listesinde görmediğimizden çok zorda kalmadıkça ve faydası kesin kanıtlanmış olmadıkça hiçbir oyuna para vermiyoruz. Böyle bir kültürümüz yok. Çevremde oyun sektörünün canlandığından söz açtığımda genellikle ilk tepki “evet ya, çocuklarımızı nasıl kurtaracağız bu illetten bilemiyorum” oluyor. Oyun geliştiricileri haliyle farklı düşünüyorlar, hatta içlerinde oyunun son derece faydalı olduğuna varana kadar yorumlar yapanlara rastlamak mümkün. Zira konunun gri noktaları çok fazla ve “yasaklama”, “akışına bırakma” gibi pratik çözümlerin işe yaramadığı da ortada. Anlayacağınız “konu derin”.

Öncelikle bir kabulle başlayalım. Çocuklarımızı oyundan kurtarma diye birşey pratikte mümkün değil. Hatta bazı durumlarda gerekli de değil. Çocuğuna oyunu evde yasaklayan aileler çocuğun gizlice internet kafelere gitmeye başladığını öğrendiği anda yasaktan vazgeçip “evde gözümüzün önünde oynasın bari” diye sınırlı da olsa evde çocuklarının oyun oynamasına izin veriyor. Yani “oyun” gerçeğiyle öyle ya da böyle yüzleşmek zorundayız.

Oyunlar hayatımıza atari gibi basit oyun konsollarıyla girdi. Bilgisayar dönemi oyunları da vurdu-kırdı veya yarış tarzında eğlenceli, fakat yine de basit nitelikli oyunlardı. Günümüz oyunları gerek senaryodaki gerçeğe yakınlık, gerekse grafik motorunun gerçekçiliği ile kendinizi oyunun içinde hissetmenizi sağlıyor. Sanal gerçeklik gözlüğü yaygınlaşınca oyunun içinde olma hissi daha da artacak. İnsanı gerçeklikten koparıp sanal bir gerçekliğin içine tüm hisleriyle birlikte yerleştirirseniz, insan bu yeni yapay dünyada psikolojik açıdan savunmasız kalır. Bunun bir benzerini sinema salonlarında yaşıyoruz. Kısa vadede bu etkiyi anlamak ve anlatmak biraz zor ama medyanın insan üzerindeki etkilerini uzun vadede gözlemek mümkün.

Medya, insani değerleri ve kültürel birikimleri etkileyip değiştirme amacıyla kullanılmakta. Pizzanın Türklerin damak tadına uygun olmaması sebebiyle Türkiye’de tercih edilmemesi ve Ninja Kaplumbağalar adlı çizgifilmle birlikte kabul edilir hale gelmeye başlaması bunun sadece ufacık bir örneği. Gözlemlerime dayanarak bir şeyi çok net bir şekilde söyleyebilirim: Oyun, yakın geleceğin medyası olacak. Medyada yaşanan kültür savaşının bir benzeri artık oyun dünyasında yaşanmaya başlanacak.

Oyunlar genel itibarıyla batı kültürünün ürünüdür. Doğu kültürüne sahip ülkelerde üretilen oyunlar da daha geniş bir hedef kitleye ulaşabilme maksadıyla batı kültür ve anlayışına uygun oyun üretiyorlar. İstisnalar mutlaka vardır. Her oyun türünün kültürü etkilemediği de bir gerçek. Ama gençlerimiz ve çocuklarımız batı kültürünün kendilerine sunduğu imkanlarla büyüyor, bu bilgi şimdilik kenarda dursun.

Oyun-kültür ilişkisinde tek gerçek kültürel anlamda etkilenme gerçeği değil. Son dönemlerde ciddi şekilde farkına vardık ki azımsanamayacak sayıda oyun, İslam karşıtı figür, motif, söz, tavır ve aksiyon içeriyor. Bir tanesiyle bizzat karşılaştım; oyun yaratık öldürme odaklı ve her bölümde yüzlerce yaratık öldürülüyor. Sıradan yaratıklar tükendiğinde “boss” veya “bölüm canavarı” diye tabir edilen çok güçlü bir yaratık çıkıyor karşınıza. Bu yaratıkların isimleri nasıl seçilmişti sizce? Birinin adı “Hanif”, birinin “Hamza”, birinin adı başka bir müslüman ismiydi. Mesele sadece isimle de sınırlı değildi: Bu yaratıkların başında genellikle eğreti konulmuş yeşil bir sarık vardı ve yırtık pırtık da olsa müslüman kıyafetinde oldukları belli oluyordu. Bu durumla benim yaşımdaki birisi karşılaştığında böylesi bir yazıya malzeme olabiliyor. Ancak bu manzarayla daha doğruyu yanlışı ayırt etme becerisini tam kazanmamış bir çocuk karşılaştığında zihninde nasıl bir algı oluşur sizce? Ebeveynliğin çocuğun eline tablet, cebine harçlık vermekten ibaret olduğunu düşünen ailelerde büyüyen çocuklar oyunlardan bu şekilde etkilendiklerinde, bu etkiyi azaltacak bir kuvvet bulabilirler mi çevrelerinde?

Geçtiğimiz aylarda Gençlik ve Spor Bakanlığı Oyunlarda İslamofobi adlı bir rapor yayınladı ve ardından oyunlardaislamofobi.com internet sitesini hayata geçirdi. Raporla ve internet sitesiyle, insanın yaşadığı olaydan etkilenme zaafından faydalanarak İslam karşıtlığını yaymaya çalışan oyunları kanıtlarıyla birlikte paylaşmak ve bu hususta farkındalık oluşturmak hedefleniyor. Bence çok güzel bir çalışma, bu alanda devlet eliyle bilinçlendirme faaliyetlerine başlanmış olması çok güzel. Bu girişimlerin yanı sıra, devletin oyun geliştiricilerine başka sektörlerde az rastlanan cinsten bazı destekleri var. Geliştiriciler aldıkları desteklerden memnunlar. Devletimiz şu gerçeğin farkında: Körpe çocuklarımız haksız ve dengesiz bir kültürel savaşın içine sürükleniyor. Karşı savaş olarak değilse bile, çocuklarımızı koruma amaçlı bazı devlet politikalarına ihtiyacımız olduğu çok açık. Bu politikaların “yasaklama” ve “engelleme” kelimeleriyle ifade edilebilecek sığlıkta olamayacağı da ortada.

Sonda söylemem gerekeni ortada söyleyeyim: Yerli oyun sektörüne hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var. Ama bu sektör batıyı taklit eden, batı kültürünün kopyası bir sektör olmamalı. Sektörün “semirmesi” uğruna başlarda buna tahammül edebiliriz ama nihai hedef olarak yerli, milli bir oyun anlayışına sahip olmalıyız. Sizce de güzel olmaz mı çocuğumuz İstanbul’un fethine hazırlanan orduda bir komutan olsa, ya da Çanakkale savaşının cephelerinde çarpışsa. Başka oyun türlerinde de benzer yaklaşım türetilebilir; yaşlıları karşıdan karşıya geçirdiğinde puan kazanan, şehir şehir akrabalarını arayan ve onlarla her görüştüğünde puan kazanan çocukların kültürel değerlerimize bakış açıları değişmez mi sizce de? Örnekleri çoğaltmak mümkün, oyunda kazandığı parayı daha az para kazanmış bir arkadaşına vermeyi öne çıkaran bir oyun olsa mesela. Emirleri bir yaratıktan değil de anne babamızdan alsak anne babaya olan saygımız farkında olmadan artmaz mı? Hasta ziyareti, huzurevi ziyareti gibi konular da olabilir. Yani söylemek istediğim, malzeme bol, ancak batı kültürüne bu denli alışmış bir kültürde bu yazdığım konular akşamdan sabaha hayata geçmez. İnce planlanmış bir politika şart.

Öncelikle Türkiye’de yerli oyun pazarının artması hedef olacaksa oyuna para verme kültürünün zaman içinde yerleşmesini sağlamamız lazım. Buna başka bir alandan, ama konuyla ilgili güzel bir örnek vereyim. Son zamanlarda Youtube üzerinden ABD yapımı bir vizyon filmi izleyebilen oldu mu? Tabii ki izleyemediniz. Çünkü tüm vizyon filmleri yapay zeka algoritmalarıyla tespit edilip anında kapatılıyor. Peki Türk filmi bulabiliyor musunuz? Sizi bilmem ama ben aradığımda yüzlerce çıkıyor. Yeni vizyona girmiş olanlar da çıkıyor. Peki Hint filmleri? Evet. Çin yapımı filmler? Evet. Sizce telif hakkına ve insan emeğine bu denli (!) saygılı olan ve ilerici saydığımız batılı ülkeler bizim ülkemizde hazırlanmış el emeği göz nuru onca filmi neden yasaklama gereği duymuyor? Bu imkan ellerinde var, hem de basit parametre değişiklikleriyle mümkün. Filmler birbirinin rakibidir. Türk filmine para verilmesi gerekmezse bir süre sonra Türk filmi diye birşey kalmaz. Hint filmi de kalmaz, sadece batı üretimi filmler kalır. Normal şartlarda bütün emekler kutsaldır ve saygıyı hak eder. Ancak ülkemizin alın terine karşı bu kadar kayıtsız ve saygısız olabilen milletlere karşı hamle olarak yerli üretimi ön plana çıkaran koruma kanunlarına ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Oyun üreticileri korsana karşı korunacaklarını bilirse yerli sektöre yönelebilir, aksi halde yerli sektöre yönelmenin ekonomik açıdan hiçbir avantajı yok.

Devlet destekleri bu alanda artarak devam etmeli, destekler tüm sektöre yönelik olmakla birlikte eğitici içerik barındıran ve kültürel köklerimize değen oyunlara öncelik veren özel destekler ve hibeler de olmalı. Çok büyük çaplı projelere destek verilemese de 6-10 adam/aylık maliyete sahip küçük çaplı oyunların desteklenmesi mümkün. Büyük firmalar bu gibi küçük adımların birleşmesi sonucu ortaya çıkıyor. Devlet bizzat oyun geliştirmeye girişmemeli. Devletin “ben yaptım oldu” anlayışı birçok alanda geçerli ve işler bir yöntem olmakla birlikte, çocukların beğenisine hitap eden bu alanda özel sektörün dinamik yaklaşımına ihtiyaç var. Hem bu şekilde özel sektörün canlanması daha etkin, kolay ve hızlı olur. Aksi halde harcanan ciddi maliyet ve emeğin çocuklarda ve dolayısıyla sosyal hayatta karşılığını bulmamız mümkün olmayabilir.

Avrupa Birliğinde oyunların derecelendirme sistemi olan PEGI (Pan European Game Information) ile oyunların yaş sınırlaması belirlenebiliyor. Ancak “18 yaşın üstündeyim” işaretinin tıklanması gibi kolaylıkla aşılabilecek yöntemler yerine daha sistematik bir yaklaşım benimsenmesinin şart olduğunu düşünüyorum. Takip etmişsinizdir, Metin 2 oyunu çocuk ölümleriyle ve intiharlarla birkaç kez gündeme geldi. Oyunun yüklenmesi esnasında 18 yaşın üzerinde olduğunuzu beyan etmeniz isteniyor. Beyan esaslı bu yöntemin işe yaramadığını acı bir tecrübe ile öğrenmek zorunda kaldık maalesef. Ayrıca bizim yaş sınırı algılamamızla batı kültüründe yaş sınırı algılaması farklılık gösterebilir, hatta göstermeli. Bir kültürde ayıp olan bazı unsurlar başka kültürlerde ayıp sayılmayabilir. Bu sebeple bize özgü bazı sınıflandırmaların yapılması ve oyunların bu şekilde derecelendirilmesi faydalı olacaktır.

Oyun sektörü de bir miktar elini taşın altına koyup oyuna yönelik “değersiz” imajını silecek girişimlerde bulunabilir. Hem ekonomik anlamda getirisi olan hem de eğitici yönü olan oyun fikirleri bulabilmenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Hatta günümüzün eğitim yanlısı aileleri düşünüldüğünde, eğitici oyunlara rağbetin daha fazla olacağını tahmin ediyorum. 2012’den beri düzenlenen Kristal Piksel yarışması bunun için bir araç olabilir. Yerli oyunların derecelendirildiği yarışmada en eğitici oyuna da ödül verilebilir mesela. Büyük politikalar planlı atılan küçük adımlardan oluşur.

Sonuç olarak, oyunun eğitimle bütünleşmedikçe bir faydası olduğunu düşünmüyorum, hatta çocuklar üzerinde ciddi zararları da olabiliyor. Tüm önerilerimi “çocukların oyun oynadığı” gerçeğini kabullenerek yazdım. Biz oyun sektörünü geliştirmezsek gelişmiş başka oyun sektörlerinin ürünü oyunları oynuyor çocuklarımız. Yerli oyun sektörüne acilen ihtiyacımız var ve oyunların gerektirdiği adam/ay maliyeti giderek artıyor. Bu treni kaçırmadan önce planlı bir politika eşliğinde sektör dinamiklerini şekillendirmemiz gerekiyor. Çocuklarımızın boşa geçen vaktini biraz daha faydalı geçirmelerini sağlayacak tüm girişimleri desteklememiz gerekli. Aksi halde akıntıya kapılıp gitmeleri çok kolay.

Faydalı işlerle dolu dolu geçen bir haftanız olması dileklerimle.

 

Yorum Yapın