Teknoloji Seline Kapılmak

Teknolojinin bize ne kazandırdığıyla ilgili yüzeysel bir bakışımız var şüphesiz. Teknolojinin en büyük katma değeri önceden uğraş vererek yaptığımız işleri daha hızlı ve kolay yapmamıza imkân vermesi. Pek çoğumuz bu faydayı adeta putlaştırarak teknolojinin ne kadar vazgeçilmez, ne kadar ilahi (!) bir katma değer olduğunu düşünüyoruz. Öyle ki bazıları Edison, Bill Gates, Linus Torvalds gibilerine teknolojinin gelişimine olan katkılarından ötürü cennetten köşe bile ayırmıştır.

Teknolojinin eskiden bizim yaptığımız şeyleri bizden daha etkin yapmak suretiyle bizden alması her zaman olumlu sonuç vermemiştir. Bunu biraz açıklayalım… İnsan, düşünmek suretiyle diğer yaratılmışlardan ayrılır. İnsanlar genellikle başarılı yönlerini pekiştirmeye gayret eder. Böylece diğer insanlar arasından bu yönleriyle öne çıkmaya çabalarlar. Genel anlamda insan ise kendini diğer canlılardan ayrılabilmek için düşünebilme özelliğini ön plana çıkarmak durumundadır. Orjinal düşüncelere sahip insanlara farkında olmadan saygı duyarız. Düşünürleri takip eder ve destekleriz. Günümüzde eskisi kadar olmasa da düşünebilmeye değer veririz. Ancak düşünce de diğer meziyetler gibi çaba sarf edildikçe gelişen bir özelliğimiz.

1900’lü yılların ortalarına gelene kadarki sıkıntılar ve yoğun arayış insanları yeterince düşünmeye ve değerlendirmeler yapmaya sevk etmiş olacak ki bu dönemlerde pek çok düşünürün yanı sıra günümüzde benzerlerini yazmakta zorlanacağımız klasik eserler de ortaya çıkmıştı. Ülkemizde de Cumhuriyet döneminin çalkantılı hayatı günümüze kıyasla çok fazla düşünürün ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Basit bir istatistik bize son dönemlerde bu alandaki gerilemeden haber verecektir.

Günümüzde daha fazla bilginin bizi daha fazla düşünmeye sevk etmesi gerekir. Peki öyleyse niçin artık dünya çapında düşünür yetişmiyor? Çünkü çağımızın yapılanması düşüncenin çapını genişletiyor ama derinliğini azaltıyor. Peki ileriki yıllarda her şeyden hızlıca haberi olan ama gerçek anlamda düşünemeyen bir insandan mı söz etmemiz gerekecek? Günlük olayları etkin bir şekilde analiz ederek kendisine uygun bir rota çizebilen, ancak insan olarak nereden gelip nereye gittiği konusunda kafa yorması gerektiğini dahi unutmuş bir insanla yola devam etmek gerçekten akıllıca mı?

Hayvanlar da hayatlarını idame ettirebilecekleri kadar düşünürler. Bir hayvan avını nasıl avlayıp onu yerken kendisi yem olmamak için nasıl davranması gerektiğini iyi bilir. Ayrıca hayvanların da soyunu devam ettirmek için bazen biz insanları da kıskandıran merhametleri hepimizin malumu. Hatta son dönemlerde merhameti kaybedeyazdığımızdan olsa gerek, merhametli hayvan videoları paylaşımda zirveleri zorluyor. İçimizin bir yanına sinmiş cılız sesli merhamet son gücünü toplayıp bize bağırmaya çalışıyor sanki.

Günümüzün insanı da kendisini benzer bir yarışın içinde buluyor. “Ekmek aslanın ağzındaydı, şimdi midesine indi” sözü günümüzde oluşturulmuş bir atasözüdür adeta. Peki biz neden ekmeğimizi aslanın midesinden çekip almak durumuna düştük? Bizim tüm telaşemiz ekmeğimizi eve götürmekten mi ibaret olmalıydı? Yukarıdaki paragrafta misal verdiğim hayvan hayatı da “ekmeği” eve götürme çabasından ibaret değil mi? Şehvet ise, onlarda da var. Güç gösterisiyse, fazlasıyla var. Günümüzün süper devletlerinin güç gösterilerinin teknik farkı dışında hayvanların güç gösterisinden ne farkı var?

Neyse, lafı tekrar teknolojiye getireyim ki konunun odağı daha fazla şaşmasın. Teknolojinin insan üzerindeki etkilerini bazı misallerle anlatmaya çalışalım. Eskiden yazı için kalem-kağıt kullanırdık. Kalem ve kağıt bir araya gelince ayrılmayı pek sevmezler, bu yüzden yanlış yazmanın telafisi biraz vakit alır. Bu bizi daha iyi düşünüp yazmaya zorlar. Şimdilerde yük olarak gördüğümüz bu özellik bizim bir yönümüzü geliştirir aslında: yazarken daha fazla düşünürüz.

Eskiden kitaplar sayıca sınırlıydı. Bir kitabı elinize geçirdiniz mi artık bir süre o kitapla birlikte yaşardınız. O kitap bilgisini paylaşıp sırasını savmakla yetinmez, sizle kendisini paylaşırdı. Yazarla bütünleşirdiniz adeta. Eskiden beri usta-çırak ilişkisinin önemli olduğunu düşünürüm. Vaktinizi verdiğiniz bir kitap adeta ustanız olur. Kanlı canlı bir ustaya sahip olamayanlar için önemli bir yoldur kitap. Şimdilerde kitaplara bakışımızda bu ruhi derinlik kalmadı. Kitap artık daha ziyade bir bilgi aktarım aracı olarak görüldüğünden salt bilgi alabileceğimiz internet gibi alternatif kaynaklara yenik düşüyor. Oysa kitap, yazarının hayata bakışındaki derinliği almamızı sağlamalıydı eski zamanlardaki gibi. Böyle olmayınca usta-çırak ilişkisi ortaya çıkmıyor ve biz ruh derinliğine sahip insanlar karşısında sığ bilgi kümelerimizi konuşturarak “bence öyle değil, böyle” deme cesaretini gösterebiliyoruz.

Hızlı araçlar sayesinde bir yerden diğerine hızlı bir şekilde gidebiliyoruz. Peki bilir misiniz, yakın geçmişte yaşamış bazı şair ve yazarların “gezerken” ilham aldıklarını? Hayat şairlik ve yazarlıktan ibaret değil elbet. Ancak burada dikkat çekmek istediğim konu, gezmekle derin düşünmek arasındaki garip ilişki. Eğer günümüzün kariyer ve kazanç odaklı hayatından fırsat bulabilirseniz, arabasız bir geziye çıkmanızı ve gördüğünüz her şeye dikkat kesilmenizi tavsiye ederim. Doğanın da bir dili var ve bu dil konuşmaya başladığında ruh çemberimiz bir halka daha genişleyecektir eminim.

Teknolojiyle birlikte duygular da yüzeysellikten nasibini alıyor. Eskiden binbir emekle çektirdiğimiz bir resme belki yüzlerce defa bakardık. Hayatımızın bir parçası olur, kimi vitrinimizin güzide bir köşesinde, kimi misafir ve dostlarımıza her geldiklerinde gösterdiğimiz albümün bir sayfasında yerini alırdı. Onlara “değer” verirdik. Hayatımızın bir dönemine ışık tutardı bu resimler. Çünkü hayatımızın ve beraber resim çektirdiğimiz insanların kıymeti vardı. Onlar bizden bir parçaydı adeta. Şimdilerde resim çekmek o kadar kolaylaştı ki, resimden de geçtik, hayatının her anını videoya kaydeden insanlar var günümüzde. Telefonumuzdaki bir resim daha yerine alışamadan bir yenisi tepesine biniveriyor. İşin garip yanı ise sosyal medyada vitrin haline getirip başkalarına gösterdiğimiz resimlere vakit yoğunluğundan biz onlar bakamıyoruz artık.

Teknoloji hayatı daha hızlı ve eğlenceli tüketmemize imkân sağlıyor. Hayatı tüketirken aslında kendimizi de tüketiyoruz. İnternet bağımlılığından sonra ortaya çıkan sosyal medya bağımlılığı insanları mutsuz ediyor, bu yönde kuvvetli araştırmalar yayınlandı. Biraz eğlenmek için tutsak olduğumuz o küçücük ekran bu eğlenmeye karşılık bizden insanlığa dair bir şeyler istiyor; düşünmeden veriyoruz. Çocuğumuz bizden vaktimizi istediğinde bunu yapmaya güç yetiremediğimiz için onun eline de o ekrandan bir tane veriyoruz. Zannediyoruz ki çocuğun tüm ihtiyacı eğlenmek ve vakit geçirmektir. Eskiden başı sıkıştığında yanı başında olduğumuz arkadaşımıza şimdilerde sosyal medya üzerinden moral veriyoruz. Sosyal medya üzerinde cümle halinde dizilmiş sözcükleri bizi temsil makamına koyarak doğru bir karar vermiş oluyor muyuz? Aslında bizler hayatın seline kapıldık ve arkadaşımız bir dala tutunmuş vaziyette bizden yardım isterken oradan geçtiğimiz zaman boyunca onunla temas kurabildik. Sonrasında sel nereye götürdüyse oraya doğru ilerlemeye devam ettik. Size çok önemli bir sır vereyim: Sel bizi insanlığımıza götürmüyor!

Teknolojinin kötülüğüyle ilgili bu kadar yazdıktan sonra hem teknolojiye haksızlık etmemek hem de yanlış anlaşılmamak adına faydalı yanlarına da değinmem gerekiyor. Bizi hızlı bir şekilde taşıyan araçlar şüphesiz çok kereler önemli işlevler görüyor. Kameralar ve benzeri başka teknolojiler sayesinde hırsızlık olaylarına karşı daha etkin önlemler alabiliyoruz. Sağlık alanındaki yeni buluş ve teknolojiler şüphesiz çok önemli. Öğrencinin bir konuyu daha iyi anlamasını sağlayan eğitime yönelik teknolojiler de faydalı. Tarımda ve hayatın diğer alanlarında daha az hammadde tüketerek üretim yapmayı sağlayan buluşlar da öyle. Sorun bu tür teknolojiler değil elbette. Sorun bu teknolojilerin büyük bir çöplüğün içerisinde gizlenmiş olması ve hayatımızı çöplüğün daha değersiz kısımlarında harcıyor olmamız. Çöplüğün değersiz kısımları bizi biz yapan değerleri de öldürüyor ya, işte ona üzülerek bunca yazıyı karalıyorum.

Toplumun genelinde gözlemlediğim bir yanlış var: Ortamız yok bizim. Bir şey iyiyse topyekün iyi, kötüyse hiçbir iyi yönü kalmayana kadar kötüdür bizim için. Oysa övülen bir şey mükemmel olmadığı gibi eleştirilen bir şey de topyekün kötü değildir. Hayatta siyah ve beyaz diye ayrılabilecek az sayıda gerçek var zaten. Teknolojiden olumlu etkilenmek istiyorsak işe bu yazıdaki kabulleri yaparak başlamak gerekiyor. Başka bir deyişle kendimize sağlam bir zemin çizmemiz gerekiyor ki üzerine binalarımızı kurabilelim. Kimse adam öldürmekte kullanıldığı için bıçağı kullanmaktan vazgeçmedi. Ancak çocukların eline bıçak değil, oyuncak veririz. Bal çok faydalı, ancak bebeğe verdiğinizde öldürücü olabilir. Benzer şekilde teknoloji kim için, hangi şartlarda faydalıdır, bunu anlayıp ülke yatırımlarımızı bu alanlara kaydırmamız gerekir. Sırf ekonomik getirisi oluyor diye topluma zararlı bir sektörü destekleyemeyiz biz. Bazen de ekonomik getirisi olmasa bile toplumsal faydasından ötürü bir sektörü desteklediğimiz vaki olmuştur. Teknoloji için de benzer çalışmaların yapılması gerekiyor. Bu tür çalışmaları batı dünyasından beklememiz o dünyanın dinamiklerini bilmeyenlerce makul karşılanabilir ancak. Batıda silah taşımanın zararı bile akademik anlamda çalışma alanı bulamıyor. Bu çalışmaları halen kültürel derinliğe sahip olan bizler yapmalıyız. Daha fazla vakit geçirmeden teknolojiyi hayatımızın neresine, nasıl koyacağımızı netleştirmemiz gerekiyor vesselam.

Yorum Yapın